top of page

HBO Max'te Kıyıda Köşede Kalmış 3 Siyah Beyaz Film Başyapıtı

hbo max siyah beyaz filmler
HBO Max - Siyah Beyaz Filmler

Her gece olmasa da, ayda en azından birkaç kez, evde herkes uyuduktan sonra içimde "bir iki saat daha dayanabilirim" hissi uyandığında, tek istediğim kaliteli bir siyah beyaz film izlemek oluyor. Belki bu filmlerin o kendine has, nispeten yavaş temposundan, belki de gün boyu telefon ve bilgisayar ekranlarından gözümüze hücum eden o parlak renklere inat, sadece siyah ve beyazın sunduğu o asil kontrasttan kaynaklanıyor. Sebep ne olursa olsun, monokrom sinematografinin ruhu dinlendiren bir yanı olduğu kesin. Ve içimdeki bu nostaljik sinema açlığını bastırmak istediğimde, elim doğrudan HBO Max'e gidiyor.


Klasik sinemanın kalesi sayılan Turner Classic Movies kütüphanesini bünyesinde barındıran HBO Max, siyah beyaz film tutkunları için adeta bir cennet. Platformda 1930'lar ve 1940'ların o keskin zekalı komedilerinden, günümüzde Guillermo del Toro gibi usta yönetmenlerin hala ilham aldığı tatmin edici kara film (noir) gizemlerine ve korku hikayelerine kadar her şey var. Fena sayılmayacak bir eski yabancı film seçkisi de cabası!


Eğer 20. yüzyılın ilk yarısında çekilmiş bir film size "çok eskilerde kalmış" gibi geliyorsa diye, bu listede birbirinden tamamen farklı ve biri son on yıl içinde çekilmiş üç siyah beyaz başyapıtı sizler için derledik. Gelin, ışıkları kapattıktan sonra sizi ekran başına kilitleyecek bu üç muazzam filme yakından bakalım.



Rashomon (1950) - Gerçeğin Birden Fazla Yüzü

Sinema tarihinin en sıra dışı miraslarından birine sahip olan Rashomon, şüphesiz ki efsanevi yönetmen Akira Kurosawa'nın Ikiru ve Yedi Samuray (Seven Samurai) ile birlikte en iyi işlerinden biri olarak kabul ediliyor. Kurosawa’nın destansı büyüklükteki hikayeleri karmaşık insan dramlarıyla ilmek ilmek işleme yeteneği, onu sadece Japon sinemasının değil, tüm dünya sinema tarihinin en önemli figürlerinden biri yapıyor.


Hemen hemen her "tüm zamanların en iyi filmleri" listesinde kendine yer bulan Rashomon, popüler kültürde durum komedilerinde (sitcom) sıkça başvurulan bir hikaye anlatımı tekniğini yaratmasıyla da biliniyor. Karakterlerin kendi çarpık bakış açıları yüzünden aynı olayı bambaşka şekillerde anlattığı o meşhur sitcom bölümlerini bilirsiniz; işte bu anlatım tarzı "Rashomon Etkisi" olarak adlandırılır ve temelini doğrudan Kurosawa'nın bu 1950 yapımı filminden alır.



Filmde bir samuray, karısı ve bir haydutun ormanda yaşadığı ve samurayın ölümüyle sonuçlanan bir karşılaşma anlatılıyor. Bu üç karaktere ek olarak bir de tanık, olayların kendi versiyonlarını ekran dışındaki bir yargıca anlatıyor. (Ölü samurayın hikayeyi nasıl anlattığını merak ediyorsanız; film, güvenilmez anlatıcı mecazını en uç noktaya taşıyarak bu işi ürpertici ve kahkahalar atan bir medyum aracılığıyla yapıyor.)


Rashomon sadece sinema tarihi için bir mihenk taşı değil, aynı zamanda son derece sürükleyici ve eğlenceli bir film. Haydut (Toshiro Mifune) küstah ve böbürlenen bir yapıdayken; tecavüze uğrayan dul eş (Machiko Kyō) utanç içindedir; medyum aracılığıyla konuşan samuray (Masayuki Mori) ise ölümünde bile gururlu ve karısı üzerinde baskıcıdır. Görünüşte tarafsız olan tanığın (Takashi Shimura) bile gerçeği çarpıtmak için potansiyel bir nedeni olduğu ortaya çıkar. İşin en güzel yanı ise hiçbir zaman "gerçek" hikayeyi öğrenemememizdir. Karar tamamen izleyiciye bırakılmıştır; bu da filmin üç çeyrek asırdır hala heyecanla tartışılmasının en büyük nedenidir.


To Be or Not To Be / Olmak Ya da Olmamak (1942) - Nazilerle Dalga Geçme Sanatı



Eğer komedyen Jack Benny'ye biraz aşinaysanız, onu 30 yılı aşkın süre radyoyu ve televizyonu kasıp kavuran, The Muppet Show’dan Seinfeld’e kadar pek çok yapıma ilham veren The Jack Benny Program adlı durum komedisinde/varyete şovunda kendisini oynamasıyla tanıyorsunuzdur. Benny her iki mecrada da zirveye ulaşmış olsa da, sinemadaki başarı ondan hep kaçmıştır. Ancak Benny'nin başrolünde parladığı gerçekten harika bir film var: 1942 yapımı To Be or Not to Be.


Yönetmenliğini Heaven Can Wait (1943) ve Shop Around the Corner (1940) gibi eserleriyle tanınan Ernst Lubitsch'in üstlendiği bu İngilizce film, 1939 yılında Nazi işgali altındaki Polonya'da geçiyor. Hikaye, kibirli ve bencil Joseph Tura (Benny) ile onun sadakatsiz eşi ve sönmekte olan bir yıldız Maria Tura (Carole Lombard) tarafından yönetilen bir Varşova tiyatro kumpanyasının etrafında şekilleniyor. İşgal sırasında Tura çifti ve kumpanyanın geri kalanı, İngiltere'deki Polonyalı havacıların ailelerini korumak için Nazilerin arasına sızmak zorunda kaldıkları tehlikeli ve bir o kadar komik bir maceraya atılıyorlar.


O dönemde Avrupa'da hala devam eden bir savaşı hafife aldığı gerekçesiyle Lubitsch çok eleştirilmişti. Ancak aradan geçen yıllar içinde, Britanya Film Enstitüsü ve Amerikan Film Enstitüsü gibi prestijli kurumlar, Nazileri espri konusu yapan bu eğlenceli farsı (güldürüyü) yere göğe sığdıramadı. 80 yılı aşkın bir süre sonra bile filmdeki birçok şaka; Adolf Hitler'i "Kendime Heil (Selam)" diyecek kadar güvensiz bir lider olarak küçültmesiyle güncelliğini koruyor. Bütün bu komedi tufanının ortasında film, özellikle Yahudi karakterleri için durumun ciddiyetini ve yaklaşan tehlikeyi hissettirecek karanlık anlar bulmayı da ihmal etmiyor.


The Lighthouse (2019) - Klostrofobik Bir Kabus ve Kara Komedi



2019 yapımı The Lighthouse, harika sanatçıların özgür bırakıldığında ortaya ne gibi çılgın işler çıkarabileceğinin en taze ve en mükemmel örneklerinden biri. Bu özel vakada söz konusu sanatçılar; yönetmen Robert Eggers ile başrol oyuncuları Willem Dafoe ve Robert Pattinson.


1890'larda geçen film, New England açıklarındaki ücra bir adada dört haftalık bir görev için deneyimli bir deniz feneri bekçisinin (Dafoe) yanında çıraklık yapmaya başlayan genç bir fener bekçisinin (Pattinson) hikayesini anlatıyor. The Witch ve Nosferatu filmleriyle tanınan Eggers, bir korku yönetmeni olarak biliniyor ve The Lighthouse kesinlikle kapalı alanda kalmanın tetiklediği halüsinasyonları işleyiş biçimiyle psikolojik korku unsurlarını iliklerinize kadar hissettiriyor.


Ancak film aynı zamanda şaşırtıcı derecede, gerçekten çok komik. Film eleştirmeni Tim Grierson'ın o dönem yaptığı harika tanımlamayla; "The Lighthouse, berbat bir ev arkadaşına sahip olmak üzerine çekilmiş harika bir komedi." Çünkü filmin büyük bir kısmı, bu iki adamın tuhaf ve çoğu zaman sapkın yollarla birbirlerini nasıl çıldırttıklarıyla ilgili. Dafoe; batıl inançları olan, abartılı hikayeler anlatan, huysuz eski bir deniz kurdu ve bir o kadar da talepkar bir patronu oynuyor. Öte yandan Pattinson, bu zorlu işin baskısı ve adadaki izolasyon altında yavaş yavaş çatırdamaya başlayan hüsrana uğramış bir genci canlandırıyor. İkilinin arasında bitmek bilmeyen içkiler, kahkahalar, bağırış çağırışlar ve sanrılarla dolu inanılmaz bir psikolojik savaş yaşanıyor. Kısacası, kelimenin tam anlamıyla baş döndürücü bir halüsinasyon yolculuğu.


Ekran yorgunluğunuzu atıp sinemanın saf büyüsüne kapılmak isterseniz, bu üç başyapıt HBO Max kütüphanesinde sizleri bekliyor. Sizin favori siyah beyaz filminiz hangisi? Yorumlarda bizimle paylaşmayı unutmayın!



Sinema ve dizi dünyasından en güncel gelişmeler için Filmler & Diziler sayfamızı ziyaret edin.

Yorumlar


En Son İncelemeleri ve Haberleri Alın

bottom of page